Bir zincir market ya da tatlıcı dükkanı...
Gündelik hayatımızda belki binlerce insanın uğradığı, alışveriş yaptığı, tatlı alıp çıktığı sıradan işletmeler gibi görünür göze. Ancak dün kamuoyuna yansıyan gelişmeler, Türkiye’nin FETÖ ile mücadelesinde ne kadar dikkatli olması gerektiğini bir kez daha ortaya koydu.
Örgütün finansman ayağında yer aldığı tespit edilen Zeki Doruk’un, “Fetullah Gülen sayesinde yükseldim, servetim de gitse feda olsun” ifadesi, aslında nasıl bir biat düzeninin zihinleri esir aldığına dair çarpıcı bir örnek. Bu tür ifadeler, FETÖ’nün sadece geçmişte değil, bugün de varlık göstermeye devam ettiğinin bir göstergesi.
Daha da çarpıcı olan, ihraç edilen bir polis memurunun, örgütün nakit para dağıtımını organize eden kilit bir figür olarak çalışması. Bu durum, FETÖ’nün "mahrem yapılanması" konusundaki ısrarını ve devam eden yapısal durumunu ortaya koyuyor.
Bu noktada akıllara gelen soru şu: Biz gerçekten bu yapının bittiğine mi inanmıştık?
Elbette hayır…
Devletin MİT, emniyet ve savcılık üzerinden yürüttüğü çok yönlü operasyon, FETÖ’nün halen nasıl hücre tipi bir yapılanmayla, legal görünümlü şirketler üzerinden kendini yaşatmaya çalıştığını kanıtladı. Özellikle market zinciri gibi geniş halk kesimlerinin temas ettiği, denetimi zor olan sektörlerin örgüt için ne kadar elverişli olduğu açıkça görülüyor.
FETÖ ile mücadele, sadece adli ve askeri bir mesele değil; ekonomik, sosyolojik, hatta psikolojik bir mücadeledir. Örgütün sokaktaki yüzünü tanımadan, mağazadaki kasiyerinden üst düzey patronuna kadar yapının nasıl organize olduğunu anlamadan bu mücadele tamamlanamaz.
Sonuç olarak HAKMAR ve TATBAK örneği, bize bir kez daha şunu gösteriyor: FETÖ, sadece 15 Temmuz’da tankla, tüfekle karşımıza çıkan bir yapı değil. O, aynı zamanda bir marketin rafında, bir şubenin müdür odasında, tatlıcının kasasında saklanan bir tehdittir.
Bu tehdide karşı yalnızca güvenlik güçlerinin değil; toplumun her bireyinin, her kurumun, her vatandaşın dikkatli olması gerekiyor.









