Son dönemde Türkiye siyasetini az çok takip eden herkesin gözü kulağı ister istemez CHP’ye çevrilmiş durumda. Nereye baksanız bir kurultay tartışması, bir iç hesaplaşma havası hakim. İşin en ilginç tarafı ise bu tartışmaları çıkaran, iddiaları ortaya atan, işi mahkemeye kadar götüren, yani kısacası birbiriyle kavga eden aktörlerin tamamının CHP’nin kendi içindeki isimler olmasıdır.
Bildiğiniz gibi, CHP’nin 4-5 Kasım 2023’teki 38. Olağan Kurultayı’nda Özgür Özel, ikinci turda Kemal Kılıçdaroğlu’nu geçerek genel başkan seçilmişti. Ama daha ilk günden itibaren, delege iradesine müdahale edildiği iddiaları kulislerde yüksek sesle konuşulmaya başlandı. Siyasi rüşvet, maddi menfaat ve baskı iddiaları havada uçuştu. Nitekim sonrasında, eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş ve delege Hatip Karaaslan öncülüğündeki bir grup, kurultayda hile ve usulsüzlük yapıldığını ileri sürerek asliye hukuk mahkemelerinde iptal davaları açtı.
Ama ne hikmetse, partide ne zaman bir kriz çıksa oklar anında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve AK Parti’ye çevriliyor. Açık konuşmak gerekirse, bu durum siyasi sorumluluktan kaçmaktan ve suni gündemlerle hedef şaşırtmaktan başka bir anlam taşımıyor.
Ortadaki tablo aslında gün gibi ortada duruyor; kurultayda usulsüzlük olduğunu söyleyenler de, bu işin yargıya taşınması için dilekçe verenler de, kameralar karşısına geçip birbirine en ağır ithamlarda bulunanlar da yine CHP’lilerin kendisidir. Hal böyleyken, bu filmin senaristi de oyuncusu da kendileriyken, kalkıp faturayı iktidara kesmeye çalışmak siyasi gerçeklerle bağdaşmıyor.
Zaten hükümetin ve milletin gündemine baktığımızda bambaşka öncelikler görüyoruz. Vatandaş ekonomik kalkınmayı, terörle mücadeleyi, savunma sanayiindeki stratejik adımları ve refah seviyesini konuşuyor, iktidar da enerjisini bu alanlara harcıyor. Muhalefetin artık şunu görmesi gerekir; her sıkışıldığında dışarıda bir suçlu aramak seçmen nezdinde bir güven oluşturmuyor. Eğer gerçekten güçlü bir alternatif olmak istiyorlarsa, milletin karşısına suçlamalarla değil, tutarlı politikalarla çıkmalılar. Bu yüzden bu kurultay mevzusunu öncelikle kendi iç meseleleri olarak kabul edip aynaya bakarak işe başlamaları çok daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
Tabii iş sadece kurultay salonlarındaki tartışmalarla da sınırlı kalmadı.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel merkez binası önünde partililere hitaben yaptığı o konuşma, tartışmanın boyutunu bambaşka ve çok daha ciddi bir yere taşıdı. Kılıçdaroğlu öyle ifadeler kullandı ki, mesele basit bir liderlik yarışından çıkıp partinin geçmişine yönelik ağır bir "iç temizlik" iddiasına dönüştü. Özellikle vatan vurgusu yaparak, kapalı kapılar ardında dış odaklardan medet umanları koyunlarında beslediklerini söylemesi ve ardından gelen "FETÖ ajanlarını fark edemedim, affedin" itirafı siyaset kulislerini adeta salladı. Bu sözler, sadece sıradan bir özeleştiri değil, aynı zamanda parti içinde sert bir hesaplaşmanın fitilini ateşleyecek türden bir beyandır.
Zamanında Cumhurbaşkanı Erdoğan, FETÖ’nün bu ülke için nasıl büyük bir tehdit olduğunu erkenden fark edip, çok büyük siyasi riskler alarak bu yapının üzerine kararlılıkla gitmişti. O dönem sırf Erdoğan karşıtlığı üzerinden hareket ederek bu tehlikeyi görmezden gelenlerin, hatta neredeyse onlarla paralel bir çizgide hizalanan çevrelerin bugün geçmiş hatalarıyla yüzleşmesi, demokratik geleceğimiz açısından büyük önem taşıyor.
Şimdi eğri oturup doğru konuşmak gerekir; eğer zamanında o kararlı mücadele verilmeseydi ve devletin kılcal damarlarına sızan o yapıya karşı direnilmeseydi, bugün Türkiye’de serbest ve demokratik bir siyasetten bahsedebilir miydik? Dahası, bugün herhangi bir siyasetçi çıkıp bu eleştirileri ve özeleştirileri böyle özgürce dile getirebilir miydi?
Kılıçdaroğlu’nun konuşmasındaki tek çarpıcı nokta bu itiraf da değildi.
Belediyelerdeki yolsuzluk iddialarına değinirken rüşvete ve talana bulaşanlardan arınacaklarını söylemesi, sırtından hançerlendiğini belirtmesi ve yetimin hakkını peşkeş çekmenin parti kültüründe olmadığını vurgulaması, yaşanan krizin ahlaki boyutunu da gözler önüne seriyor. Tüm bu ağır ithamları yan yana koyduğumuzda, karşımızda sıradan bir koltuk kavgasından ziyade, derin bir güven ve yönetim krizi olduğu net bir şekilde anlaşılıyor.
Sonuç olarak, CHP’de yaşananları yüzeysel bir liderlik yarışı olarak görüp geçiştirmek eksik bir değerlendirme olur. Karşımızda, partinin kendi geçmişiyle, kadrolarıyla ve siyasi tercihleriyle çok kapsamlı bir yüzleşme süreci duruyor. Türkiye demokrasisi açısından önemli olan, bu tartışmaların sorumluluktan kaçmak amacıyla farklı adreslere ciro edilmeden, kamuoyu önünde açık, şeffaf ve dürüst bir şekilde yürütülmesidir.
Önümüzdeki günlerde bu "arınma" söyleminin partide nasıl bir karşılık bulacağını, CHP’nin yaşadığı bu sorunlardan temizlenerek mi çıkacağını yoksa yeni güç savaşlarının gölgesinde mi kalacağını hep birlikte göreceğiz. Bu soruların cevabını zaman ve CHP yönetiminin bundan sonraki tercihleri verecektir.








